EMRE ALTUĞ, HAYAT MÜZİK'TE 

AHMET ERTEN'İN SORULARINI YANITLADI! I VOLTAGE FESTİVALİ 29 HAZİRAN'DA GERÇEKLEŞİYOR! MÜSLÜM GÜRSES'İN ''VEDA''SI RAFTA!

2 Eylül 2013 Pazartesi

HAFTANIN KONUK YAZARI: ''KENAN VURAL''


Kimi kaynaklara göre 1919, kendi ifadesine göre ise 1918'in yaz aylarından birinin ortasında Bursa'da başlayan, annesinin peşinden, babasının cüzdanından aldığı beş lira ile daha oniki yaşında tek başına İstanbul'a gelen, ilkokula kaydolduğu yaşlarda hala dili tam olarak çözülmemiş, hayata tek başına göğüs germiş bir kız çocuğunun, cumhuriyet dönemine damgasını vurmuş bir divanın, o yüce çınar Müzeyyen Senar'ın müzikle yoğrulmuş hayat hikayesi…
1960 sonlarında New-York'ta Chelsea Otel'e yerleşen Patti Smith - Robert Mapplethorpe ikilisinin, Andy Warhol'un estirdiği yıllarda, şiir, müzik, rock'n roll'un iç içe geçtiği bu aydınlanma döneminde, hayata karşı, sadece kendilerini sanatları ile ifade etmek için verdikleri mücadele. Kaldıkları otele verecek paraları olmadığı için borçlarını ürettikleri eserlerle ödüyorlar otel sahibine. Kapağında Mapplethorpe'un ünlü fotoğrafını taşıyan Horse albümü ile tüm zamanların en iyi yüz albümünden birini yapan ve bugüne gelindiğinde kaydettiği 12 albümü ve yazığı kitaplarla modern çağın kent ozanlarından: Patti Smith… 

1929'da Oklahma'da bir çiftlik evinde dünyaya gelen, Amerika Birleşik Devletleri'nin batı yakasında yükselip, doğu yakasında çalan Miles Davis, Charlie Parker gibi siyahi caz müzisyenlerine kafa tutan, ağır uyuşturucu bağımlılığı nedeni ile Amerika'da istenmeyen ve kariyerini Avrupa'da sürdüren, İtalyan'ların l'angelo (melek) ya da tromba d'oro (altın trompet) diye adlandırdıkları, yine İtalya'da atıldığı hapishane penceresinin altında toplanan ve kodesteyken çaldığı zamanlarda O'nu hayranlıkla dinleyen insanlar. Amsterdam'da şüpheli bir şekilde ölen, ölümü cinayet mi, kaza mı hala çözülmemiş bir müzik dehası: Chet Baker…

Şimdilerde elimden düşürmediğim bir başka otobiyografi: Life (Hayat). Kahramanı için New-Yorker şöyle demiş: "Her zevki tatmış, kendine hiçbir şeyi yasaklamamış ve bunun bedelini ödememiş bir adamın çalkantılı hayatı." İkinci Dünya Savaşı'nın tam ortasında, Londra'nın doğusunda, Londra bile sayılmayan, bataklıkların kıyısında, akıl hastaneleri ile çevrilmiş bir mahallede büyüyen, çirkin, kavgacı bir serseri. Grubu ile dünyayı kasıp kavuran ve genç hayranlarına "şu an dinlediklerin var ya, ben olmasam onlar da olmazdı" diyecek kadar da fütursuz bir rock'n roll idolü. Rolling Stones'un Keith Richards'ı…

1965 senesi. İkili ilk defa Moda'da karşılaşır, birinin elinde Beatles'in Rubber Soul albümü vardır. Karşıdan gelen genç adam plağı görünce diğerini durdurur ve "bu plağı dinlemem lazım arkadaş" der. İkili başka bir arkadaşlarının evine gider ve orada, biri üç teli eksik gitarıyla şarkıya eşlik ederken, plağın sahibi de Lennon'a eşlik eder. Biri onbeş, diğeri onyedi yaşındadır. Arkalarında onlarca hit bırakmış bu delikanlılar hala bize öğretmeye devam etmekteler. O gün temelleri atılan gurup Kaygısızlar'dır. Bizim kuşağımız onları Mazhar-Fuat-Özkan olarak tanıyacaktır. …

Sene 1969. Türkiye'de müzikal arayışların en önemli dönemlerinden bir yaşanmaktadır. Bu yıllarda genç bir müzisyen yaptıkları müziğe bir ad koyar: Anadolu Pop. İddiası şudur: Anadolu folk müziğindeki zengin ritm varyasyonlarının ve armonilerin, ileri tekniklerle yoğrulması halinde, geri kalmış pop müziğimiz bir kişilik kazanabilir. Gurup Almanya'ya gitmeye karar verir. Kahramanlardan biri anlatıyor; elemanlardan birine pasaport almışlar bir yolunu bulup, Atina üzerinden Almanya'ya gidecek. Vizesi olmadığı için havaalanında polis hemen Yunanistan'ı terk etmesini istiyor. İlk bulduğu uçak Paris'e gitmektedir. Orada Barış Manço'nun evi olduğunu hatırlar, ve bileti alıp Fransa'ya uçar. Uçaktan iner inmez kaybolur. Türkiye'dekiler merak içinde, hiçbir haber almaksızın beklemektedirler. On gün sonra bir telgraf gelir İstanbul'a: "Paris'te parasız, aç ve hastayım… Taner" diye. Hikayenin kahramanı Moğollar'ın bas gitarcısı Taner Öngür'dür. Lafı uzatmayalım, kendilerine ve müziklerine inanmış bu genç adamlar, 1971 Mart ayında Paris'ten bir haber alırlar. Fransa'da kaydettikleri Dances et Rythmes de la Turquie D'hier a Aujourd'hui (Dünden Bugüne Türkiye'nin Dans ve Ritimleri) albümü ile daha önce sadece Jimi Hendrix (Elecrtic Ladyland) ve Pink Floyd'a (Umma Gumma) verilen Academie Charles Cros Grand Prix du Disque ödülüne layık görülürler. TRT ödüllü uzunçalar için Moğollar'ı Ankara'ya davet eder ama saçlarını kesmeyi reddettikleri için programa katılmadan geri dönerler.


Müzik tarihi bu gibi örnekle dolu. Birini yazınca diğerlerine haksızlık ettiğini düşünmeden edemiyor insan, hele bir de müzisyen olunca. Yukardaki örnekler bana hep, şartlar ne olursa olsun içinden müzik taşan bir insanın, müzikten başka bir şey yapamayacağını anlatmıştır. İster kekeleyerek konuşsun, ister yoksulluk denizlerinde yüzsün, ister uyuşturucudan kendisini kaybetmiş olsun, isterse gitarının telleri eksik olsun…Avrupa'nın en prestijli müzik ödülünü almışken, dış görünüşünüz yüzünden devlet televizyonun kapısından dönseniz de işinizi yaparsınız. Ne parasızlık, ne takdir görmemek sanatçıyı yıldırmaz. Şarkı söylemek için doğmuşsanız şarkınızı söylersiniz. Sadece kendinize ya da milyonlara. İşin iyi tarafı bu ikisi arasında sanatçı gözünde -en azından benim- çok büyük bir fark da yoktur. Kalabalığa çalmak, müziğinizi paylaştığınızı görmeniz açısından paha biçilmez bir değerdir, onu da söylemem lazım. 
Burada uzun uzun solo albümüm Alem Dünya'yı anlatmayacağım. Müziğe başladığım günden bu güne hep sorular sordum ve cevaplar aradım. Bu işi neden bu kadar çok seviyorum, bir sanatçıyı mesleğine bu kadar kuvvetli bağlayan şey nedir ? Müzik benim için kendimi en doğru ve dolaysız şekilde ifade edebildiğim, ve en özgür hissettiğim alan hiç şüphesiz. Önceki nesillerin bize söylenecek yeni birşey bırakmadıkları bu dünyada kendi dilimi oluşturarak, daha önce söylenen birşeyi kimsenin söylemediği bir biçimde söylemeye çalıştığım bir dünya bu. Bunu yaparken abartmamak, dinleyeni metafor denizlerinde boğmamak ve kendimi sanatın uzaktan bakıldığında, olduğu zannedilen pırıltılı ve şatafatlı labirentlerinde kaybetmemek ve gerçek olmak istedim, ve samimi; her zaman. 1985 te sahneye adım attığım ilk günden bugüne aradığım cevap belki de, bu diyardan göçüp gittikten sonra " dünyaya kalıcı birşeyler bırakmak" için ne yapmam gerektiğiydi.

Kapatırken Alem Dünya'da yer alan ve en sevdiğim şarkılarımdan bir olan Parmak İzlerim'den bir alıntı ile bitirmek isterim:

Bu hayatta kiracı kalmak istemem,
Güzel şeyler uçup gitsin izin vermem
Zor değil beğendiklerim
Ama kendime özgü bir stilim var benim

Bu hayatta kiracı kalmak istemem,
Güzel şeyler uçup gitsin izin vermem
Ardımda bırakmak istediklerim
Bu dünyadaki parmak izlerim…

Kaynaklar:
Cumhuriyet'in Divası Müzeyyen Senar - Radi Dikici
Çoluk Çocuk - Patti Smith
Deep in a Dream, The Long Nite of Chet Baker - James Gavin
Hayat - Keith Richards, James Fox
Kentin Türküsü, Anadolu Pop Rock - Cumhur Canbazoğlu

Kenan Vural/Hayat Müzik/2013
Share this post

0 yorum Yeni Yorum Yap

 

Önemli Uyarı

Hayat Müzik Platformu 2006 yılında yayın hayatına başladı. Ahmet Erten’in editörlüğünde müzik sektörü ile buluşan blog, güncel albüm haberleri, değerlendirmeleri, röportajları ve konuk yazarları ile gündemin nabzını tutuyor.

Hayat Müzik Platformu'nda yayınlanan haberlerin ve röportajların izin alınmaksızın ve kaynak gösterilmeksizin yayınlanması yasaktır!

HAYAT MÜZİK (2006-2012)

HAYAT MÜZİK                                                            (2006-2012)
Kurucu/Editör Ahmet Erten İletişim: hayatmuzik@gmail.com

Magazin

© SADECE MÜZİK ! HAYAT MÜZİK!
Designed by GeCe