EMRE ALTUĞ, HAYAT MÜZİK'TE 

AHMET ERTEN'İN SORULARINI YANITLADI! I VOLTAGE FESTİVALİ 29 HAZİRAN'DA GERÇEKLEŞİYOR! MÜSLÜM GÜRSES'İN ''VEDA''SI RAFTA!

15 Temmuz 2011 Cuma

YAVUZ HAKAN TOK YAZDI: ''ÇİĞDEM ERKEN''



ÇİĞDEM ERKEN – “KIZ KAFASI”

YÜKSEK ÖKÇELİ, KIRMIZI ŞARKILAR

1.BÖLÜM

Evvel zaman, kalbur saman içinde, bundan bir beş altı yıl kadar önce gecelerden bir gece, evvel ahir meftunu olduğum bir hanım sanatkârımızın Cihangir’in orta yerinden Boğaz’a 270 derece selam duran leb-i derya evinde, rahat kadife koltuklarda kırmızı şaraplarımızı yudumlar, karşılıklı tellendirdiğimiz sigaraların dumanlarını orta sehpasının eski ahşabını alazlandıran renk renk, şekil şekil mumlara doğru üflerken, salonu üst kata bağlayan merdivenin altına, geçkin ama edalı bir kadın gibi kurulmuş siyah piyanonun tuşlarına dokunuyordu Çiğdem Erken. Buna “basmak” denemezdi, evet düpedüz dokunuyor, hatta dokunmaya da kıyamıyor, siyah beyaz tuşların üzerinde parmaklarıyla adeta uçuyordu. Gözleri kapalı, sesi kırılgan, ürkek, ama bir o kadar da kendinden emin ve yırtıcıydı. Belki de sesi değil, şarkılarının sözleriydi o an yüreğimizi yırtan, bilmiyorum. Büyülü bir andı, her bir ayrıntıyı abartıyor, büyütüyor olabilirim.

O gece dinlediğimiz şarkıların bazılarını, bahis konusu hanım sanatkârımız, uzun bir aradan sonra toparlama gayretine girdiği yeni albümünde değerlendirmek istiyordu. Her uzun ara verenin muzdarip olduğu “ne yapmalı, nasıl yapmalı, şanımı nasıl sürdürmeli, nasıl arayı kapatmalı”nın derdinde çaresiz, kararsız ve haklı olarak tutarsızdı. Emin değildi. Fikrine güvendiği herkese sorası vardı. Biz de o kontenjandan mı oradaydık, bir tesadüf müydü bilmiyorum. Çiğdem Erken’in bir dolu şarkısını canlı canlı dinledik, çok şarap, çok sigara içtik, çok konuştuk.

O geceden en çok hatırımda kalan o şahane şarkılar oldu. Hanım sanatkârımızın elleriyle hazırladığı lezzetli böreklerden, gözlerimizin önündeki canlı İstanbul tablosunu renkten renge boyayan önce akşam alacası, sonra gece ışıklarından, salona ağır endamlarıyla her girişlerinde acaba kucağıma çıkmaya teşebbüs ederler mi diye ürkerek temkinli bakışlarla gözlediğim iki kocaman boz ala boz renkli İran kedisinden daha çok, en çok Çiğdem Erken’in şarkılarının derin izi kaldı anı dağarcığımda.

Aradan bir zaman geçtikten sonra öğrendim ki, vazgeçilmiş o şarkılardan. Çiğdem Erken kendisi söylemek, albüm yapmak istermiş meğer. Pek de hevesli değilmiş şarkılarını başka bir sesten duymaya. Ne kadarı doğruydu, aslında kim önce caydı, orası meçhul, zira hanım sanatkârımızda az önce de söylediğim gibi haklı tutarsızlık diz boyuydu ve kapısından döndüğü ilk proje de bu değildi.

Ne ki aklım takılmıştı şarkılara bir kere. Yazıklanmıştım haliyle. O zamanın müzik piyasasında piyanosunu çalıp kendi şarkılarını söyleyen genç bir kadının albüm yapması handiyse imkânsız, hadi bırakın yapsın, sesini duyurması handiyse filan da değil, büsbütün imkânsızdı. “Yazık olacak” diye düşünmüştüm. Çünkü şarkıları çok sevmiştim. Şarkıların hikâyelerini, sıradandan uzaklığını, teknik doğruluğunu ve tüm bu başlıklar altındaki az bulunurluğunu önemsemiştim. İyi olanın, düz doğru olanın, eninde sonunda değerini bulacağına olan inancım yaralıydı biraz. Aksini öğretmişti deneyimlediklerim.


Neyse ki yanılan ben oldum. Çiğdem Erken’in “Kız Kafası” adını verdiği albümü geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı ve bu defa zaman düz doğru olandan, iyi olandan yana çıktı.

Çiğdem Erken o zaman bu zaman boş durmamıştı elbet. Yeni şarkılar yazmaya devam ederken, bu şarkıların bir kısmı, internette paylaşılır, dinlenir, bilinir ve hatta ezber edilir olmuştu bile. Bir yandan akademisyenlik yapar, bir yandan da tiyatroyla, oyun müziği yazmak ve seslendirmekle meşgul olurken, çeşitli zaman ve mekânlarda kaydedilmiş ve internette yayılmış performansları, ona çoktan bir hayran kitlesi kazandırmıştı bile. Kaldı ki aradan geçen yıllar, memleketin popüler müzik arenasında eskiden hiç şansı olmayan, müzikal açıdan eni konu doğru dürüst, eli tutulur, yüzüne bakılır işleri kıymeti bilinir de kılmıştı beklenmedik bir şekilde. Müzikte pespayelikten sıkılanların sığınacakları liman sayısı gün geçtikçe artıyor, limanlara sığınanların sayısı, ona nispet çoğalıyordu. Yani şartlar kelimenin tam anlamıyla olgunlaşmıştı. Ve albüm bu olgun şartlarda, belki de olabilecek en güzel zamanda yayımlandı.

Bir kere albümün adı, bütününü sadece iki kelimeyle olabildiğince doğru şekilde özetliyor/tanımlıyor. Gerçekten “Kız Kafası”yla yaşanmış, yazılmış, söylenmiş şarkılar bunlar. Bunu her bir şarkıda iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Bu kız çantasını koluna asıp dirseğini kırarak dolaşan, Blackberry/İphone’undan aradığı “boy-friend”inin hatırını “napıyasssaaaan” diye soran kız da olabilir, Cihangir kahvelerinden birinde şile bezi elbisesinin üzerine astığı heybesinden filtresiz sigarasını çıkarıp demli çayla birlikte tüttüren, tahta sandalyelerde otururken saatlerce sinema sektörün sorunsallarını/dedikodularını konuşan kız da…

Bu kız, gökdelen mesaisini civar kafe-barlardan birinde bistro başında iş arkadaşlarıyla dolar/euro paritesini mevzu ederek tamamlayan, çünkü yalnız yaşadığı stüdyo tipi dairesine döndüğünde internette İngilizce gazeteleri okumaktan, televizyonda CNBC-e dizilerine takılmaktan daha iyi bir planı olmayacak, ne kadar yalnız ve mutsuzsa o kadar siyah etek ve beyaz gömlekli, tırnakları ve saçları 7/24 bakımlı kız da olabilir, Asmalı Mescit lokantalarından birinde ahbaplarla otururken, karşı masada eski sevgilisini başka bir kızla sarmaş dolaş görünce bir kadeh daha rakı siparişi veren, kızgınlığını ve kırgınlığını yüksek sesli kahkahalara, sunturlu küfürlere, argoya döken, masada dönen edebiyat sohbetine aslında ilgisiz ama çok ilgiliymişçesine ortasından dalıp dalıp çıkan kız da…

Evli barklı, başı bağlı, erkek odaklı/ayarlı bir dünyaya gözlerini açmış, bunu tek doğrusu, tek seçeneği sanmış, yaşamında başka yol, başka yön hiç bilmemiş/aramamış/bulmamış, varlığını erkeğinin varlığına armağan etmiş kadının, söze bürünmeden aklından geçen de aynı şey olabilir, elinde mor bir bayrakla tekinsiz sokakları özgürlüğün rengine boyamaya azmetmiş, sözünü kavgasına silah etmiş genç kadının dilinden dökülen de… “Kız Kafası” bu; insanoğlu var olalı beri, insanoğlunun en az yarısı kadar var. Ve bu anlamda çok iddialı, ama iddiasının da içini sonuna kadar dolduran bir isim taşıyor bu albüm.


Albümün tamamında piyano başrolde. Ona yan rollerde gitar, bas ve davul eşlik ederken, bir şarkıda da viyolonsel misafir oyuncu olarak yer alıyor. Bir şarkı için tiyatro yazarı, yönetmen ve oyuncu Yücel Erten şiir yazmış, o şiiri de Selçuk Yöntem seslendirmiş. Bir şarkıda da Demet Sağıroğlu vokal yapmış. Piyanoyu Çiğdem Erken kendisi çalıyor. Diğer enstrümanlar ise Nurkan Renda, Cudi Genç, Mehmet Demirdelen, Tolgay Yılmaz ve Emre Günaydın’ın ellerinde ses bulmuş. Nurkan Renda aynı zamanda bütün şarkıların düzenlemelerini de yapmış. Popüler albümlerin kartonetlerinden pek de aşina olduğumuz isimler değil bunlar.

Müziğin üretiliş safhasına dijitalin soğuk eli değmezden evvel, aranjörler şarkının kaydında çalacak her enstrüman için ayrı ayrı partisyon yazar, kelimenin tam anlamıyla orkestrasyon yaparlardı. Sonrasında bu iş öyle bir hal aldı ki, bugün nota bilmeden de aranjör olunabiliyor. Sadece belirli bilgisayar programlarını kullanmayı öğrenmeniz ve biraz da ritim duygusu ile müzik kulağına sahip olmanız yetiyor da artıyor bile.

Hazırladığınız dijital altyapının üzerine canlı enstrüman çaldırmak istediğinizde kim keman çalar, kim gitar hepsinin adresi zaten belli. Geliyorlar, kiraladığınız süre kadar stüdyoda kalıyor, bu süre içerisinde de dinledikleri altyapının üzerine doğaçlama bir şeyler çalıp gidiyorlar. Zaten hepsi kulaktan çalabilen müzisyenler; partisyona asla ihtiyaç hasıl olmuyor. Ama ne oluyor? Aynı ellerden, aynı enstrümanlardan, aynı nefesle üflenmiş, aynı duyguyla titretilmiş, aynı şiddetle teline vurulmuş sazlardan çıkan ses, başka başka şarkılardan aynı tadı (kabak tadı) almamıza neden oluyor. Müzik, ruhunu birkaç saatlik müzisyen/enstrüman kirasına satıyor.

Bu albümü daha baştan farklı kılan tam da bu olmuş işte. Başka bir ruh, bir enerji, sinerji, adına ne derseniz deyin, o var bu albümde. Tanıdık, olağan, sıradan tınlamıyor.

Yavuz Hakan TOK/Hayat Müzik/2011

Devam edecek...
Share this post

0 yorum Yeni Yorum Yap

 

Önemli Uyarı

Hayat Müzik Platformu 2006 yılında yayın hayatına başladı. Ahmet Erten’in editörlüğünde müzik sektörü ile buluşan blog, güncel albüm haberleri, değerlendirmeleri, röportajları ve konuk yazarları ile gündemin nabzını tutuyor.

Hayat Müzik Platformu'nda yayınlanan haberlerin ve röportajların izin alınmaksızın ve kaynak gösterilmeksizin yayınlanması yasaktır!

HAYAT MÜZİK (2006-2012)

HAYAT MÜZİK                                                            (2006-2012)
Kurucu/Editör Ahmet Erten İletişim: hayatmuzik@gmail.com

Magazin

© SADECE MÜZİK ! HAYAT MÜZİK!
Designed by GeCe