EMRE ALTUĞ, HAYAT MÜZİK'TE 

AHMET ERTEN'İN SORULARINI YANITLADI! I VOLTAGE FESTİVALİ 29 HAZİRAN'DA GERÇEKLEŞİYOR! MÜSLÜM GÜRSES'İN ''VEDA''SI RAFTA!

10 Ağustos 2010 Salı

AYDİLGE ,HAYAT MÜZİK PLATFORMU'NDA ''KONUK YAZAR'' KOLTUĞUNDA!


''SANKİ HİÇ KAYBOLMAYAN BİR TAKINTI GİBİ..''


Evet, canımı yakıyor müzisyen olmak. Ama onsuz yapamayacağımı biliyorum. Kapıların ardından gelen ışık gibi, beni yollara düşürüyor, peşine takıyor. Bazıları kendilerini tehlikelerden korumak için ruhsal bir derin dondurucuya girerler. Kolay kolay da oradan çıkmazlar. Böylesi daha kolaydır, acısız… Hisleri körelir, kabulleniverirler her şeyi. Bazılarının ise yüreği sıcaktır, derin yaralar açılabilir ruh tenlerinde, ama yine de girmezler o derin dondurucuya ve savaşırlar. Ben bir derin dondurucu kaçkınıyım...


On dört, on beş yaşlarında, “gelecekte ben şunu yapacağım, ben bunu yapacağım,” der durur iç sesimiz. Siz de öyle değil miydiniz? O dönemde seslerimiz nasıl da gür çıkar! Ama, yıllar geçtikçe bu hırslı seslerimiz, cıpcılız bir ıslığa dönüşür. Kimse duymaz olur bizleri. Biz bile, bizi dinlemez oluruz. Hem ne gerek vardır ki bir şeyler yapmaya? Nasılsa acı denen baş belası velet gelir, evirir çevirir, sonunda bozar yaptığımızı. Çürük dişlerini gösterir, sırıtır ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi çeker gider. Nereye mi? Tabii ki başka birinin dünyasını yıkmaya.

İşte bu, hayatın, insanı pasifleştirme oyunu! Daha otuzlara gelmeden, o iddialı hayaller yerlerini “İşte hayat böyle, ben de herkes gibi bir hayat yaşayıp gideyim bari”lere bırakır. Ve geleceğin ünlü şairleri, kalem dayanmaz yazarları, tutkunun ressamları, birer birer derin dondurucuya girerler... Böylece her geçen günün sabahı, daha az sanatçılı bir dünya uyanır uykusundan ve daha az özel, çok daha sıradan bir dünya...


Bırakın müzik camiasını, sıradan bir arkadaşımın bile olmadığı İstanbul’a yapayalnız geldiğimde, elimdeki demoyla ne yapabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Ne Kadıköy’ü bilirdim, ne Akmar pasajını, ne de Beyoğlu’nda hayal satan kahveleri… Tek sahip olduğum şey bestelerim ve sözlerimdi… Bunca emek, uykusuz geçen geceler, gitarımın ve bilgisayarımın başından kalkamadığım için tutulan belim, ekrana bakmaktan acıyan gözlerim, yemek yemeği unuttuğum için boş boş beklemekten sıkılan ve ancak yediğim tırnaklarımla beslenmek zorunda kalan midem... Ve sonra şarkıların büyüyüp serpilişini, bağımsız birer varlık haline gelişlerini gördükçe kabaran göğsüm…


Duygusallıktan, tutkudan korkan, yüzeyselliğe sığınıp sürekli tüketerek yaşayan insanların arasında, nefes almaya çalışıyordum. Müzik benim oyun alanım, çocukluğa dönüş biletimdi. Başka nereye gidebilirdim ki zaten? Yoktu… Ait olduğum bir yer, sığınabileceğim bir süper baba, Perihan Abla’daki gibi bir mahalle, tutunabileceğim bir inanç, uğrunda savaşabileceğim bir ilke yoktu artık. Nasıl güvende hissedebilirdim kendimi? En büyük bilge, reklamlara mı danışacaktım? Kendimi özgür hissetmek için “bugün neler satın almalıyım, söyle bana ey reklam?” mı diyecektim? Diyemezdim, biliyordum. O yüzden kendi şarkı evrenime sığınıyordum. Hiç derine inmeden, yaşamın üzerinden kayıp geçmemek için.

Doğada her şey kendi yolunu bulurdu akışına bıraktığında. Tohumu ektiğinde yeşerir, çiçek verirdi… Ama müzik piyasası, doğa değildi ve burada hiçbir şeyi doğal akışına bırakmak mümkün değildi. Alınması gereken, sevilmesi gereken müziklerin önceden dayatıldığı bir sistemde, insanların seçme özgürlüğünden bahsedilebilir miydi? Naif bir müzisyenin ne kadar ayakta kalma şansı vardı bu piyasada?


Sorguladıkça içimdeki ve dışımdaki boşluk büyüyüp yutuyordu benliğimi. Benliğimi mi? Neydi benliğim? Kimdik biz? Başkalarının duygu ve düşüncelerini üzerine giyinip, daha sonra bunların kendilerine ait olmadığını unutuyordu insanlar… Evet unutmak… Okudukları, izledikleri, ailenin, okulun öğrettikleri… Sevdiklerimizi gerçekten seviyor muyduk? Yoksa sadece sevmemiz gerektiğini düşündüğümüz için mi seviyorduk? Öyleyse bu hislerin doğal olmadığını fark etmemiz imkansızdı artık! Posmodern, post endüstriyel, postu sermiş bir dünya. Yok yok, her şey var, bol bol var. Herkes özgür istediğini tüketmekte! Öyle mi, gerçekten mi, kurgudan mı? Peki ya, esas biz isek üretilen? O parfümü, bu albümü, şu ürünü tüketecek uygun insanlar üretmek değil mi asıl amaç? Amaç, amaç, amaç var mıydı?


Sonra şunu fark ettim, bazıları ucuz bir kasetçalarla dinliyordu hayatı, ya da duyum eşikleri düşüktü. Üstteki ve alttaki frekansları duyamıyor, yok sanıyorlardı. Bazıları ise son derece gelişmiş, kaliteli bir ses sistemiyle dinliyordu hayatı. Algı kapasiteleri, onun tüm derinliğini kaldırabilecek kadar yüksekti. Bu bir seçimdi… Hangi tarafta yer alacağına, hangi tarafa hizmet edeceğine karar vermekti asıl mesele… Ben kararımı verdim. Peki ya siz?


Aydilge/Hayat Müzik Platformu/2010

Share this post

0 yorum Yeni Yorum Yap

 

Önemli Uyarı

Hayat Müzik Platformu 2006 yılında yayın hayatına başladı. Ahmet Erten’in editörlüğünde müzik sektörü ile buluşan blog, güncel albüm haberleri, değerlendirmeleri, röportajları ve konuk yazarları ile gündemin nabzını tutuyor.

Hayat Müzik Platformu'nda yayınlanan haberlerin ve röportajların izin alınmaksızın ve kaynak gösterilmeksizin yayınlanması yasaktır!

HAYAT MÜZİK (2006-2012)

HAYAT MÜZİK                                                            (2006-2012)
Kurucu/Editör Ahmet Erten İletişim: hayatmuzik@gmail.com

Magazin

© SADECE MÜZİK ! HAYAT MÜZİK!
Designed by GeCe